Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Badminton Jedi

25 Mart 2011 Cuma § 0

Gareth Bale Animation. Tottenham vs Inter Milan

13 Mart 2011 Pazar § 0




NBA Players vs. EPL Players

§ 0

Geekweek'te güzel bir eşleştirme yapılmış NBA oyuncuları ile İngiltere Premier Lig futbolcuları arasında. Arasında katılmadıklarım var ama bütünlüğü bozmamak adına olduğu gibi alacağım listeyi burayı. Hem zaten genel olarak hep güzel kıyaslamalar yapılmış. Buyursunlar.

  • Kevin Durant vs. Gareth Bale : Gayet yerinde bir eşleştirme. İkisi de takımlarının bulundukları yerine göre verebilecekleri en iyi performansı sergiliyorlar. Durant'in iki yıldır sayı krallığındaki dominantlığı, Bale'in ise dünyanın en iyi sağ beki olarak gösterilen Maicon başta olmak üzere önüne gelen sağ kanat savunucusunu bertaraf etmesi, üstüne bir de takımının forvetleri kadar gol atması bu kıyaslamayı doğrular nitelikte. Sağ beki dağıtma konusu açılınca belirtmemek olmaz; Uğur Boral, Dani Alves'i perişan etmişti Zico zamanında hatırlayacaksınız.
  • LeBron James vs. Fernando Torres : Bu ve bundan sonraki kıyaslamaya tam katılmıyorum ama bu maddeyi doğrulayacak iki büyük olay var elimizde. LeBron James'in sene başında daha büyük başarılar için Cleveland'ı bırakıp Miami'ye geçmesi ve Fernando Torres'in devre arasında "kupa ve kupalar kazanabilmek" için Liverpool'dan Chelsea'ye transfer olması. Yetenek konusunda ikisi de sorgulanmaz fakat Torres'in kariyeri boyunca istikrar sorun olmuştur. Nitekim Chelsea'ye transfer olduğundan beri golü yok. Biz Liverpoollular gülüyoruz elbette bu duruma, her ne kadar Torres'i sevsek de. İstikrar konusu eşleştirmeyi tam doğrulamayan ilk faktör bence. Diğeri ise sevilme meselesi bence. Torres genel olarak sevilen bir oyuncu ama King James'in sevmeyeni bir hâyli fazla.
  • Kobe Bryant vs. Ryan Giggs : Kariyer bakımından çok doğru bir kıyaslama. İkisi de profesyonel spor hayatlarının tamamını aynı takımda geçirdiler. Müthiş istatistiklere sahipler. Saygı duymamak elde değil. Ama... Gel gelelim Kobe'yi ne kadar seven varsa, bir o kadar da sevmeyen var. Birçok polemik ve olayını hatırlıyoruz. Ancak Giggs'le ilgili en ufak bir kötü söz duymadım hayatımda. Onca senedir bir skandalını hatırlamıyorum futbol ve günlük hayatında. Böyle bir adam Giggs. Hatta belki de böyle sade ve düzgün bir sporcu olduğu için yeteri kadar adı geçmiyor orda burda. Atıyorum sadece beş sezon ManU'da yer almış Cantona mı konuşulur bundan çok uzun süreler sonra, yoksa 1990 senesinden beri bu takımda bulunan ve her senesinda gol atabilmiş Giggs mi? Büyük ihtimalle Cantona. Ama benim spor anlayışım Giggs gibilerden yana. Özetle, Giggs'in kariyeriyle Cantona'nın ünü birleşirse anca Kobe ile böyle bir kıyaslama yapılabileceği kanısındayım. Tabii Cantona ile Kobe'nin vukuatlarını birebir tutuyor değilim. Cantona ayrı bir kafada. Anladınız siz beni.
  • Blake Griffin vs. Javier Hernandez : Bu da ilk eşleşme gibi gayet yerinde. İki oyuncu da ligde ilk sezonlarını yaşıyorlar ve ikisi de beklenenin üzerinde performans sergilediler şu ana kadar. Griffin maçlar esnasındaki harika smaçlarına NBA All-Star haftasonunda bir de smaç yarışması birinciliği ekledi. Hernandez ise Rooney ve Berbatov'un arkasında çok iyi işler çıkardı. Şans bulduğu birçok maçta golünü attı. Takıma hiç yabancılık çekmedi. Özel bir yeteneği olduğunu hepimize gösterdi. İkisi de oyunculuklarını elbette geliştireceklerdir. Bu seneyi liglerinin parlayan yıldızları olarak kapatacakları ise şimdiden ortada.
  • Ron Artest vs. Joey Barton : Bu eşleştirme hakkında yorum yapmaya bile gerek yok sanırım. İki oyuncunun da saha içi ve dışında o kadar çok olumsuz icraatı bulunuyor ki, say say bitmez. En ufak olayda sinirlenip hınçlarını rakiplerinden çıkarma konusunda ustadırlar. Saha dışında ona buna sataşırlar. Gerekli-gereksiz bir sürü demeçte bulunurlar. En kötüsü de rakip oyuncuları sakatlama konusunda ustalaşmış oyuncular olmaları. Belki o niyeti taşımıyorlar ama sert mücadeleleri yüzünden karşı takımdan birçok oyuncuyu uzun süreli sakatlamışları mevcut. Geekweek'teki arkadaşın bu kıyaslamayı yapmasında başka hiçbir sebep göremedim ben.
  • Yao Ming vs. Michael Owen : İki ismi de okuyunca yüzde gülümseme yaratan bir eşleştirme daha. Lige ilk geldiklerindeki müthiş performansları sakatlıklar yüzünden öyle sekteye uğradı ki, artık varlıkları bile unutulmaya başladı bu oyuncuların. Owen'ın Liverpool'dan sonraki yılları birkaç maç dışında kayıp denilebilir. Yine de 2009-2010 sezonunun başında geldiği Manchester United'da 25 maçta 11 gol gibi neredeyse yarı yarıya bir oran tutturmuş olması garip geliyor insana. Ming ise NBA'e 2002'de geldi ve ilk yılları gayet başarılıydı bildiğiniz üzere. Fakat son iki-üç senedir içinde olduğu sakatlık dönemi yüzünden kendisini en son ne zaman izledik gerçekten hatırlamıyorum.
  • Jermaine O'Neal vs. Emile Heskey : Hâlâ bir takımda yer bulduklarına şaşırılması gerektiği, en iyi zamanlarını çoktan yaşadıkları açısından bir kıyaslama yapılmış. Her iki oyuncu da '78 doğumlu ve yıldız dönemleri birkaç sene önce arkalarında kaldı. O'Neal'ın sekiz senelik Indiana Pacers kariyeri epey başarılıydı fakat geçen sezonki Miami Heat, bu sezonki Boston Celtics zamanları korkunç boyutlarda. Celtics'de sezon başında rotasyonda yer alıyordu ama şu yazıyı yazmaya başladığımda Celtics kadrosunda olduğunu unutacak kadar uzun süredir izlemediğimi fark ettim. Sakatlığı olabilir, hatırlamıyorum. Ama dediğimiz gibi, onun zamanı çoktan geçti. Heskey'nin zamanı bana kalırsa Owen gibi Liverpool'dan ayrıldığı zaman bitti. Birmingham ve Wigan'da geçen beş yılın ardından Aston Villa'da kendini bulur belki diyordum ama iki senede sadece sekiz gol attığını görüyoruz. Çok sürmeden emekliliklerini göreceğimiz oyunculardan bence ikisi de.
  • Manu Ginobili vs. Dimitar Berbatov : Son ve en efsane eşleşme kesinlikle bu. Orijinal yazıda da bahsedildiği gibi iki oyuncu da maç günü harikalar yaratıyor fakat sonra unutturuyorlar kendilerini. Taa ki bir sonraki maça kadar. Ertesi maç geliyor ve bu iki adam çıkıp en iyilerini ortaya koyarak takımlarını sonuca götürüyorlar. Bu döngü hep devam ediyor. Kısacası hak ettikleri değer tam olarak verilmiyor diyebiliriz iki oyuncuya da. Alex Ferguson'ın Berbatov için Tottenham'a ödediği para üç senedir eleştiriliyordu. Hâlâ vardır bu eleştirilerden ancak Bulgar oyuncu bu seneki performansıyla herkesi susturdu doğrusu. Harika bir yıl geçiriyor. Ginobili ise hücumda fazla zorlamaları ve savunmada kendini çok çabuk yere atmasıyla eleştiriliyor yıllardır. O da aslında Berbatov gibi belli bir standartta devam etti yıllardır oyununa ancak bu yıl San Antonio'nun muhteşem ilerleyişinin açık ara başrol oyuncusu. Temmuz'da 34 yaşına girecek bir oyuncu için çok iyi bir iş çıkarıyor. Spurs bu sene şampiyon olmayı başarırsa Arjantinli oyuncuya çok şey borçlu olacak, şanssız bir sakatlık yaşanmadığı sürece tabii. Hoş, Ginobili sakatlanırsa şampiyonluk hayâl olur bu yıl.
Yazıyı bitirmeden son madde ile ilgili biraz daha konuşmak istiyorum. Ferguson'ın Berbatov'u savunduğundan kat kat daha fazla ben Ginobili'yi savunmuşumdur. Lige geldiğinden beri çok fazla özelliği olmamasına rağmen favori oyuncum oldu kendisi. Bu seneki takımın çok da beklenmedik performansında en çok onun payı olması acayip hoşuma gidiyor. Takım yaşlandı epey. Bu sene şampiyon olduk olduk, sonrası zor. Yürüyedur be San Antonio! Go Spurs ulan!

2010 Dünya Kupası Posterleri

2 Haziran 2010 Çarşamba § 0

wk.com, Güney Afrika'daki Dünya Kupası'na katılacak 32 takım için birbirinden nefis posterler hazırlamış. Gerçekten hepsi birbirinden harika. Ben yine on tane paylaşıp geri kalanlar için kaynak göstereyim. Şu linkten ulaşabilirsiniz tüm posterlere.









Roland Garros 2010 Çeyrek Finaller Öncesi

1 Haziran 2010 Salı § 0

En sevdiğim grand slam Roland Garros'da 9 gün geçildi ve çeyrek final öncesindeki dört tur tamamlandı. Bugün çeyrek finallerin ilk iki maçları oynanacak. Tek erkeklerde en heyecanlı eşleşmede geçen senenin finalistleri Robin Soderling ile Roger Federer'i karşı karşıya izleyeceğiz. Diğer çeyrek final eşleşmelerine geçmeden önce ilk turlarda hangi favori raketler elenmiş, kim ne şekilde son sekize kalmış onlara bakalım. Ladies first;

İlk turun şüphesiz en büyük sürpriz elenişi birkaç ay öncesine kadar Serena Williams ile dünya 1. sırasını paylaşamayan, şimdinin 9 numarası Dinara Safina. Geçtiğimiz yılın çeyrek finalistlerinden iki genç isim Belaruslu Victoria Azarenka ve iyi bir yükseliş yakalayan Sorena Cirstea turnuvaya ilk turda veda eden diğer favori tenisçilerdi. İkinci turda daha fazla seribaşı kıyımı oldu. 8 numaralı seribaşı Agnieszka Radwańska ile birlikte Vera Zvonareva, Lucie Šafarova, Kateryna Bondarenko, Zheng Jie bu turda elenen oyuncular oldu. Ayrıca artık seribaşı olmasa da tekrar yükselmesini dört gözle beklediğimiz Ana Ivanovic bu turda veda edenlerden bir diğeriydi. Üçüncü tur Ruslar'ı evine gönderen tur oldu. Geçen senenin şampiyonu Svetlana Kuznetsova başta olmak üzere Maria Sharapova, Anastasia Pavlyuchenkova, Alisa Kleybanova ve Anastasia Pivovarova bu Rus raketlerdi. Ev sahibi Marion Bartoli, Li Na ve Aravane Rezai diğer üçüncü tur kurbanı olan önemli isimlerdi. Dördüncü tur'da uzun zamandır görmediğimiz bir şey oldu ve Williamslar'ın Venus olanı turnuvaya veda etti. Venus Williams dışında bu turda büyük sürpriz olmadı. Benim bu turnuvada epey umutlu olduğum Justine Henin, uzun zaman sonra ilk yenilgisini alarak elenen diğer önemli tenisçiydi bu turdaki.

Erkeklerde ilk turun önemli kaybı olarak Tommy Robredo dışında sayabileceğimiz bir oyuncu yok. İkinci turda bir türlü beklenen patlamayı gerçekleştiremeyen ev sahibi oyunculardan Gael Monfils ve geçen yılın yarı finalistlerinden Şilili Fernando Gonzalez sürpriz bir şekilde elendi. Böylece ilk iki tur çok da fazla sürprize yer vermemiş oldu. Üçüncü tur, elenmesi durumunda o turnuvadaki seyir zevkimi yarıya düşüren Andy Roddick'in elendiği tur oldu. Roddick'in yanında David Ferrer, Juan Carlos Ferrero, Lleyton Hewitt, Ivan Ljubicic, John Isner ve Albert Montanés gibi çoğunluğunu İspanyollar'ın oluşturduğu seribaşı raketlerin elenişini izledik. Dördüncü tur'da da devam eden sürpriz elenişler vardı, başta Andy Murray olmak üzere. Ayrıca diğer iddialı ev sahiplerinden Jo-Wilfried Tsonga da bu turda veda etti turnuvaya. Geçen sene de bu turda elenen Marin Cilic ile Fernando Verdasco yine dördüncü turdan ötesini göremediler.

İddialı seribaşı isimlerden çeyrek finallere kadar elenenleri bu şekilde. Şimdi de son sekize kalan raketlerin hangi yollardan geldiğine bakalım.


(1) Serena Williams - Samantha Stosur (7)
: S.Williams'ın zorlandığı tek tur üçüncü tur oldu. Bu turda 29 numaralı Anastasia Pavlyuchenkova ile karşılaştı ve bir set verdi. Diğer turları ise sadece bir sette ikiden fazla oyun vererek çok rahat bir şekilde geçti. Samantha Stosur ise üçüncü tura kadar çok da zorlanmadan gelirken dördüncü turda önünde çok büyük bir engel vardı, o da Justine Henin. Roland Garros tarihinin en iyi raketlerinden birini üç set sonunda devirmeyi başardı Stosur ve Williams'ın rakibi oldu. Williams'ın karşısına Henin çıksaydı 'belki' derdim ama Serena'nın Stosur'u eleyeceğini düşünüyorum.

(4) Jelena Jankovic - Yaroslava Shvedova : İlk iki tura nazaran son iki turda 20li sıralardaki seribaşlarını çok daha rahat geçerek geldi çeyrek finale Jankovic. Shvedova ise çeyrek finalin en sürpriz ismi ancak maçlarına bakınca ikinci turda elediği Agnieszka Radwanska dışında onu zorlayacak bir rakiple karşılaşmadığını görüyoruz. Jankovic'in zorlanacağını Shvedova düşünmüyorum karşısında.

(17) Francesca Schiavone - Caroline Wozniacki (3) : İlk turdaki rakibine verdiği bir set dışında buraya kadar rahat geldiğini görüyoruz Schiavone'nin. Özellikle üçüncü turda Li Na'yı zorlanmadan elemesi büyük başarı gerçekten. Wozniacki ise ilk üç turunu acayip kolay geçse de dördüncü turda Flavia Pennetta'yla iki tie-breake giden set oynadıktan sonra son sette işi bitirerek çeyrek finale yükselebildi. Tam şu satırları yazmak üzereyken bu maçın ikinci seti oynanıyordu ve yazı bittiğinde maç da bitti. Schiavone bariz üstün oynadığı maçı 6-2 ve 6-3'lük setlerle kazanarak ilk finalist oldu.

(5) Elena Dementieva - Nadia Petrova (19) : Bu tura kadar seribaşı bir rakibiyle karşılaşmadı Dementieva, dolayısıyla çok rahat ilerledi. Petrova ise üçüncü turda Rezai ile son seti 10'a 8 biten harika bir maç oynadıktan sonra dördüncü turda Venus Williams'ı eledi. İki zorlu maçtan sonra buradan ileriye gidemeyeceğini düşünüyorum ama bu durumu lehine çevirip çok daha hırslanabilir de. Çeyrek finalin kadınlarda en zevkli eşleşmesi olacağını düşünüyorum bu maçın.

Bir aksilik olmaması durumunda Serena Williams - Caroline Wozniacki finali bekliyorum derdim ama yukarıda da söylediğim gibi Schiavone Wozniacki'yi resmen ezerek yarı finale yükseldi. Diğer eşleşmenin de ilk setini Petrova almış beklediğimin aksine. Serena için her şey çok daha olabilir bu gidişle.


Erkekler :

(1) Roger Federer - Robin Soderling (5) : Federer bu tura kadar çok rahat bir turnuva çıkardı ve hiçbir rakibine set vermedi. Soderling ise son iki turda seribaşı raketlerle oynadı ve sadece üçüncü turda İspanyol Albert Montanes'e bir set verdi. Dördüncü turda Marin Cilic karşısında en az bir set verebilir diyordum ama zorlanmadan geçti Hırvat tenisçiyi. Gerçekten son zamanlarda en formda oyunculardan Soderling ama geçtiğimiz sene buradaki finali ve Wimbledon'daki 4. turu izledik, hiçbir direnç gösteremedi Federer'e karşı. Bakalım bu sefer ne olacak, bir set olsun alacaktır diyorum.

(15) Tomas Berdych - Mikhail Youzhny (11) : Her ne kadar favori isimler olmasalar da güzel bir maç izletecekler bence bizlere bu ikili. Turnuvanın erkeklerde en başarılı isimlerinden Berdych, üçüncü turda Isner'i eledikten sonra dördüncü turda da Andy Murray'i set vermeden eleyince bir anda ilgi odağı oldu. Youzhny ise ilk üç turda pek önemli bir rakibiyle karşılaşmadan Tsonga'nın rakibi olmuştu. Bu turu geçemeyeceğini düşünürken Tsonga ilk setten sonra maçtan çekildi ve Youzhny çeyrek finali gördü. Berdych'in yarı finale çıkacak oyuncu olacağını düşünüyorum her ne kadar Youzhny daha fazla dinlenerek bu maça çıkacak olsa da.

(22) Jurgen Melzer - Novak Djokovic (3) : Melzer üçüncü turda David Ferrer'i eledikten sonra dördüncü turda Rus rakibi Gabashvili'yi bir zahmet elemeliydi, öyle de yaptı. Fakat karşısında elemesine hiç şans vermediğim Djokovic olacak. Sırp tenisçi dört turun üçünde rakiplerine birer set vermiş olsa da bu turu geçip bize harika bir yarı final izletecek bence, yani izletmeli(ler).

(19) Nicolas Almagro - Rafael Nadal (2) : Almagro'da her ne kadar otobüs muavini tipi olsa da dördüncü turda vatandaşı Fernando Vardasco'yu elemesi büyük başarıydı. Şimdi de bir başka vatandaşı Nadal ile oynayacak ama şansı neredeyse imkansız. Nadal şuraya kadar fazlasıyla rahat geldi. Kendi standartında uzun sayılabilecek bir süredir grand slam finali oynayamıyor ve bunun için önündeki tek engel Djokovic bence. Bir terslik olmadığı sürece de bu ikili yarı final oynayacaktır.

Erkeklerde ise Roger Federer - Rafael Nadal finali bekliyorum. "Bunu herkes söyler olm ne var" diyebilirsiniz ama Federer'in finale gidememesi zaten mucize olur şu eşleşmelerden sonra. Nadal'ın önünde de büyük bir Djokovic engeli var ama dediğim gibi bu sene farklı geldi Nadal buraya. Neredeyse bir senedir kendi oyununun altında oynuyor ve Roland Garros onun uzmanlık alanı. Finale çıkmak için hiç olmadığı kadar asılacaktır bu yüzden.

Son olarak turnuvaya katılamayan önemli tenisçileri yazayım. Kaldı ki biri Roddick'ten sonraki favori oyuncum dünya 5 numarası Juan Martin del Petro. Sıralamada hemen ardındaki Nikolay Davydenko, 20 numara Radek Stepanek, 23 numara Tommy Haas, 32 numara Giles Simon ve 36. sıradaki Ivo Karlovic sakatlıkları dolayısıyla turnuvaya katılamayan diğer erkek tenisçiler. Bayanlarda ise dünya 10 numarası Kim Clijsters Roland Garros'da yok bu sene.

Accayip Sportif

18 Mayıs 2010 Salı § 0

Küçükken ben de birçok yaşıtım gibi tuttuğum takım için çetin laf dalaşlarına giriyordum. Sonrasında uzun tartışmalara gelememe huyu edinince bu durum futbol muhabbetlerime de taşındı ve son birkaç senedir gerçek anlamda futbol ve spor konuşmaya çalışıyorum etrafımdakilerle. Hâlâ bunu fark etmeyenler ve Fenerbahçe yenilince beni arayıp dalga geçenler olsa da "He canım he" deyip kapatıyorum telefonu. "E ama abi işin tadı biraz da bu" derseniz, çok büyük ihtimâl inkâr ederim bunu karşımdakinin kim olduğuna bağlı olarak. Çünkü ben hiç görmedim "Bizim uefa kupamız var" ile başlayıp "Siz önce bizi Kadıköy'de yenin" cümleleriyle devam eden muhabbetin iyi bittiğini.

Bu yazıya üstteki paragrafla birlikte Trabzonspor kupayı almadan önce başlamıştım. Bizde Bursa-Fener, İngiltere'de Chelsea-ManU, İtalya'da da Roma-Inter kapışmaları kaynaklı bir dolu dedikodu vardı o sıralar. Manchester United şampiyonluk sayılarında öne geçmesin diye Gerrard hatalı geri pas verdi ve Liverpool Chelsea'ye bile bile yenildi deniyordu. İtalya'da ise olay iyice karışıktı. Roma-Inter çekişmesine Roma'nın en büyük rakibi Lazio karışmış ve iş iyice çığrından çıkmıştı, ki İtalyanlar ayrı bi' coşuyor konu futbol olunca biliyorsunuz. Bizde de ülkenin yarısı Fenerbahçeli, diğer yarısı Bursasporlu'ydu o ara. Bu tutumları çok garip ve saçma bulduğumdan bahsedecektim ama erteledim durdum. Trabzon kupayı alınca biraz daha bizim takımlar odaklı bir yazıya çevirdim onu ama yine fırsatım olmadı tamamlayıp yayınlamaya. Bir süredir internetsizdim. Şampiyonluk maçının oynandığı ve tüm kıyametin koptuğu saatler de bu süreye dâhil olunca sıcağı sıcağına Twitter'a ya da herhangi bir yere bir şeyler yazamadım. 1,5 günden fazla oldu şampiyonun belirleneli, anca oturabildim buraya ve baştaki niyetimden tamamen alakasız bir yazı yazmaya karar verdim.

İlk paragrafa dönecek olursam; son yıllardaki tutumum işe yarıyor bir süredir ve kimse pazar günü maçlar bittiğinde beni arayıp "Hahahah gördün mü sizinkileri" gibi tepkiler vermedi. Hatta ben aradım birkaç arkadaşımı, güldük ettik. Az önce de üşenmedim oturdum Facebook ve Twitter'da yazılan tüm maç mesajlarını okudum. Yaratıcı şeyler var yine her zamanki gibi, onlara güldüm. Neyse, geleceğim noktayı anlamışsınızdır; Bursalılar'dan fazla sevinen Beşiktaş ve Galatasaraylı arkadaşlar. Sevinmek doğal gayet, bu iki takımın en büyük rakipleri ve bizzat nefret ettiği takım son haftada -bir kez daha- şampiyonluk kaybediyor, hem de kendi kendini rezil ederek. Artık bir gelenek Fenerbahçe'nin her şeyiyle dalga geçmek, bu da tamam. Bana koyan -aslında GSliler'e koyması gereken- Fenerbahçe ile dalga geçmekle geçirilen vakitte, o biz Galatasaray'ı sevebilen Fenerliler'in dahi övündüğü UEFA kupasının alındığı 17 Mayıs tarihinin unutulması. Sadece birkaç Facebook profilinde gördüm 17 Mayıs ve UEFA kelimelerinin geçtiği şeyler ancak bunun dışında herkes Fenerbahçe ile uğraşmaktaydı. Tekrarlıyorum, gayet doğal bunlar, staddaki maç sonunda önce sevinip sonra ağlayan insanları tvde her görüşümde gülüyorum ben de. Hatta bir arkadaşım Fenerbahçeli olmasına rağmen paylaşmış görüntüleri sayfasında, o derece komikler. Ama her fırsatta vurgulanılan kupanın alındığı günü kutlamamak inanın bana çok garip geliyor.

Bu tür durumlarda en sevdiğim ve güldüğüm insan türü ise; haftalarca, hatta aylarca Facebook profilinde bir şey paylaşmayan adamın oturup saat başı rakip takımla dalga geçen şeyler ekleyip durması. Bu adamlar en iyi okullarda okuyorlar, zekiyiz, kültürlüyüz diye geçiniyorlar ama bence fanatik oldukları kadar cahiller de. Kusura bakmasın kimse. Bu mudur senin tek eğlencen? Ha dersen ki bana "Benim en büyük zevkim rakibimizin başarısız olması", o zaman gel ben sana yardım edeyim komikli videolar, resimler bulma konusunda. Ama ertesi gün yıllarca okulunu okuyup şimdi 3-4 milyar maaşını aldığın işe gideceksen ya da ben senin aslında dolu(?) bir adam olduğunu biliyorsam, affet ama sen o holiganlardan daha boş adamsın. Onların işi aylaklık en azından, kılıfları hazır. Her ne kadar bu paragrafta takım ismi vermeyip genel konuşsam da Fenerbahçe lehinde yazmışım gibi anlaşılacak eminim, o yüzden bizimkilere de laf edeyim biraz, cephe alınmasın.

Bursa maçı 2-2 bitti sanıp sahaya dalarak oyunculara sarılan lâkin iki dakika sonra mabedimiz dediği stadı yakan adam; o üstte bahsettiğim boş adamdan daha acınası bence, bi' kere bunu belirtmek lazım. O anda gol yersin ve şampiyonluktan olursun, bunun için yönetimi, teknik direktörü, futbolcuları suçlarsın, anlarım biraz(Anlamam gerçi, 9 maçtır gol yemiyor diye övünürken iyiydi ama dimi). Fakat senin o an için yapman gereken en aşırı şey olduğun yere serilip belki de gözyaşlarını tutamaman olmalı. Denizli'de ağlamıştım mesela ben futbol için ilk ve son defa, pazar günü ise epey güldüm, ama sinirden ama rezilliklerden. Yani o iki dakika içinde tamamen farklı iki insan olan adamla rakibi yenildiğinde üç gün gülen insan benim için aynıdır. Çok konuşulan "Elin sikiyle gerdeğe girmek" deyimi ne kadar inkâr edilse de bire bir uyuyor şu duruma aslında. Ama bunu herkes yapıyor. İki karşıt durumun hangi tarafındaysan ya yaptığını ya da yapmadığını iddia ediyorsun, kimse çıkıp hayır demesin. Zaten işin içinden çıkılmayınca "Siz de bize yapmıştınız" deniyor, iyice komikleşiyor olay.

Anlatabildim umarım derdimi. Tüm bu salak şeylerle uğraşırken Bursaspor'un destanını kutlamayan, sevinmeyenler var ki, onlar apayrı. Sivasspor için negatiftim, başta Bülent Uygun olmak üzere hiçbir şekilde sevmiyordum takımı ama Bursaspor'un yaptıklarını baştan sona destekledim. Helal olsun bir kez daha. Umuyorum ki daimi olurlar.

Son olarak muhabir sorusu "Peki niye Fenerbahçe?"yi kendimce cevaplayayım, o kadar atıp tuttuktan sonra. Hiç öyle özlü sözüm yok bu durum için. Klasik "Yaşa Fenerbahçe" tezahüratı dışında pek marş bilmem. Her internete girişimde takımımın sitesine bakmıyorum ya da anbean transfer gelişmelerini izlemiyorum. Amatör dallardaki sporcuların isimlerini ya da futbol takımımızın yönetim kadrosunu tam liste bilmiyorum. Takımıma laf eden her adamla bir olup tartışmaya girmiyorum. Ama şu ülkede Fenerbahçeli'yim diyen çoğu adamdan daha Fenerli'yim, onu biliyorum. Yukarıdaki kriterler ise zaten takım tutmak; peki kabûl, bana spor sevgim yeter, varsın "Sen ne biçim Fenerbahçeli'sin densin bana". Kim hangi takımı tutuyorsa o takım onun için asildir, bu da değil cevabım. "Xli olunmaz, Xli doğulur" kalıbı Artvin Hopaspor için de geçerlidir, Velez Sarsfield için de. Benim gibiler için hiçbir şey bulamazsak cevap "Babadan geçti" cümlesidir, bir bakıma öyledir de. Ama ilkokulun başlarında arkadaşların da etkisiyle "Galatasaraylı'yım ben" diye az dolaşmadım. Babam hiçbir konuda baskıcı olmadığı gibi buna da karışmadı ve ben nasıl olduğunu bile hatırlamadan tekrar Fenerbahçe'ye döndüm o ara, öyle de kaldı.

Hâlâ GS avrupada en ufak bir şey yapsa çılgınlar gibi sevinirim, birçoğumuzun yaptığı gibi sahte sevinçler değildir bunlar emin olun. Bırakın avrupayı, herhangi bir lig maçında rakip takımlar güzel bir gol attığında "Gol be" diye fırlarım ayağa, o güya üzüntünü belli etmemeye çalıştığın salak tebessümü takınmak yerine. Çünkü ebedî olan takımlar değil; futboldur, spordur benim nazarımda. Üç büyük takımımız da yüzüncü yıllarını devirdiler. Biz ve bizden sonraki birkaç nesil görmez ama yarın bir gün bu kulüplerin gerçek anlamda tarih olmayacağını hiçbirimiz bilemez. Satılmayla vs. illa ki ayakta kalınır gibi gözüküyor ama son günlerde yaşadığımız hiç beklenmeyen olaylara baktıkça ertesi sabah dünyanın neredeyse tamamını etkileyecek bir felaketle uyanmayacağımızın bir garantisi yok bence. Her ne kadar öyleymiş gibi gelseler de bize; Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş değil kalıcı olan, en azından ben böyle düşünüyorum. "Don't hate the player, hate the game" felsefesini "Oyuncuyu değil, oyunu sev" olarak kendime uyarladığımdan beri benim için tüm spor dalları daha zevkli geliyor. Bu şekilde 'ateşli taraftar' olmanın pek çok zevkinden mahrum kalacak olsam da daha az sinir stres yaşadığımı çoktan gördüm. Bunu yapabilecek herkese de öneririm. Olmaz diyorsanız, gidin yakın stadı. Seneye ilk maçlarda takım seyircisiz oynarken sorumlusu sen olduğunu da unutma ama. Para ve prestij kaybından bahsetmiyorum bile.

Tekrar tekrar tebrikler Ertuğrul Sağlam ve Bursasporlu futbolcular.

Kızdırmayın Ferrari'yi

15 Mart 2010 Pazartesi § 0

Son yılların en kötü sezonunu geçirmekteyken "tüm planlarımız gelecek sene için" diyerek araçlarını geliştirmeyi sezon ortasında bırakan Ferrari, 2010'un ilk yarışında duble yaparak boşa konuşmadıklarını gösterdi herkese. Ferrari'deki ilk yarışında 1. olan Fernando Alonso'dan mutlusu yoktur muhtemelen dünden beri. Ama bence asıl Felipe Massa bulutların üzerinde şu an. O kazadan kurtulması, kendini bir an önce toparlaması ve sezona 2.lik ile başlaması müthiş moral vermiştir kendisine. Alonso, Massa ve Ferrari üçlüsünden daha da mutlusu varsa, o da biz Formula 1 severler kesinlikle. Podyumda kırmızı ve gri tulumlu adamları görmek özellikle ben gibi Ferrari-McLaren çekişmsesiyle büyüyenlere ilaç gibi geldi.

Aslında yarışın kalan 12 turu o ana kadar geldiği şekilde devam etseydi başlıklar değişecek, Ferrari'nin dublesi yerine genç Vettel'in bu sene çok daha iddialı olduğunu yazacaktık belki de. Ama mekanik bir problemden dolayı son turları çok daha yavaş atmak zorunda kalan Vettel sırasıyla Ferrariler'e ve Lewis Hamilton'a geçildi, yarışı da 4. sırada bitirebildi. Birkaç tur daha devam etseler arkasındaki dörtlüye de geçilecekti muhtemelen. Mercedes Benz GP pilotları Nico Rosberg ve Michael Schumacher 5 ve 6. sırayı aldılar böylece. Jenson Button 7, Mark Webber de 8. olarak son puanı aldı derdik normâlde ama yeni kurallar ile birlikte 10 pilot puan alıyor. Vitantonio Liuzzi 9. bitirdiği yarışta 2007'den sonra ilk kez puan kazandı. 10. sırayı geçen sene Button ile birlikte adeta "yardıran" Rubens Barrichello aldı.

Hemen belirteyim; yarış gününe kadar ne yeni kurallara baktım ne de takım ve pilotların bilgilerini kurcaladım. O yüzden kurallara boğmayacağım bu yazıyı. F1 Racing alıp okumak farz bu arada. Her senenin ilk sayısı efsanedir benim gözümde.


İlk sekizdeki dört takımın sezonun geri kalanına da hükmedeceği sıralama turları derecelerinden bile belli sanki. Pilotlara bakmak dâhi yeterli. Eminim, büyük bir aksilik de çıkmadığı sürece Ferrari, Mclaren, Mercedes Benz ve Red Bull Renault sezonu domine edecek ve bu dört takımın pilotları birer defa olsun yarış kazanacak bence. Mark Webber için kesin bir şey söyleyemem ama. Bu yüzden zirvede güzel bir yarış olacak gibi sene boyunca. İşin bir diğer güzel yanı da bu dört takım pilotları kendi içlerinde de fazlasıyla çekişecek ikililer. Alonso-Massa, Hamilton-Button, Schumacher-Rosberg ve Vettel-Webber.

Bir de aşağı taraflara bakmak lazım. Yeni takımların çokluğu ve eski vasat takımların üzerine pek bir şey katmadığını görüyoruz. Hatta geçen sene Fisichella'nın mucizevi 2.liği dışında hiçbir şey yapamayan Force-India Mercedes takımı bu takımlardan bir adım daha önde gözüküyor. İki pilotla yarışı bitirmelerinin yanında 9 ve 12. oldular Bahreyn'de.
Nico Hulkenberg çaylak pilotlar arasında yarışı en iyi sırada bitiren isim oldu aldığı 14.lük ile. Zaten başka da yarış bitiren çaylak sürücü yoktu. HRT-Cosworth, Virgin-Cosworth, BMW-Sauber ikişer pilotuyla yarışı tamamlayamadı. Finish göremeyen diğer pilot Renault'nun çaylak pilotu Rus Vitaly Petrov oldu. Bu arada bilinçli olarak F1 izlemeye başladığım zamanlarda Arrows adına F1 kariyerine başlayıp sonra ortalıktan kaybolan Pedro de la Rosa'yı tekrar yarışıyorken görmek de güzeldi. BMW-Sauber koltuğunda İspanyol pilot.

Şu ana kadar adını sadece iki kere yazdım sanırım ve bi' nevi sona sakladım ondan bahsetmeyi. Televizyonu açıp gri arabanın içinde kırmızı kaskıyla Schumacher'i görene dek çok sorgulamamıştım onu Ferrari'den başka bir takımda göreceğimiz gerçeğini. Geçen sene Massa'nın kazasından sonra geri döneceği konuşulmuştu, hatta alacağı para bile belliydi. Ama birden omuzundaki sakatlığın buna engel olacağı söylendi ve konu kapandı. Sadece 3-5 ay sonra da Mercedes Benz için yarışacağı açıklandı. Bu zaten bana garip gelen bir durumdu ama dedim ya, düşünmemiştim üzerinde çok. Ama inanın kötü hissettim kendimi Schumi'yi kırmızı arabanın dışında başka bir araçta gördüğüm için. Schumacher'ci miyim, Ferrari'ci miyim hâlâ çözebilmiş değilim anlayacağınız, elbet büyük bir sevgim var kendisine. Schumacher yarın bir gün yarış kazanırsa eskisi gibi sevinecek miyim, bunu da bilmiyorum. Ama geçen senenin başından beri "Artık adamım Vettel" dememe rağmen dün iki Ferrari onu geçince acayip sevindim. Massa adına mutlu oldum ama Alonso için, soru işareti. Bu ikilemler, üçlemler sezon boyunca devam edecek sanki bende. Şöyle özetleyebilirim kendi adıma; Vettel ve Schumacher kazandığı sürece sevinirim ama öte yandan takımlar sıralamasında hep Ferrari önde götürsün ve şampiyon olsun istiyorum.

Yeni pilotlar, takımlar, kurallar vs. her türlü bilgiye ulaşabilirsiniz şuradan. Aşağıda bak. Sağda. Bana göre solda, size göre sağda.