Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Game of Thrones Violin Cover

11 Temmuz 2011 Pazartesi § 1

Müzik Video: Fenech-Soler, TV on the Radio, Ra Ra Riot, Frankie & The Heartstrings

29 Mart 2011 Salı § 0

Fenech-Soler - Stop and Stare


TV on the Radio - Will Do


Ra Ra Riot - Too Dramatic


Frankie & The Heartstrings - Hunger

Yeni Albüm: The Strokes - Angles

15 Mart 2011 Salı § 0

Bir zamanlar. Üşengeçliğimin tavan yapmadığı ve belli uzunlukta bir şeyler yazmaktan acayip keyif aldığım dönemlerde, kendi çapımda bir Top 3 serim vardı blogda. En sevdiğim, o sıralar yoğunlaştığım grup veya şarkıcıların yazıya başladığım an içimden gelen üç şarkısından bahsediyordum. Fakat benim gibi müzik konusunda aç gözlü bir adam seriyi üç şarkıyla kısıtlamanın zorluğunu çok geçmeden fark etmiş, bir süre sonra hiçbir Top 3'e üç şarkı sıkıştıramaz olmuştum. Hatta üç şarkı yerine üç albüm seçtiğim bile olmuştu. Bu seriyi de o üç albümlük istisnayı yaptığım grup olan Radiohead'in yeni albümünden sonra başlatacaktım ancak denk getiremedim bir türlü. Delicesine heyecanlanacağım ve hakkında birkaç cümle konuşabileceğim bir dahaki albümde başlayayım diye düşünmekteyken o albüm aniden geliverdi. The Strokes'un Angles'ı.


Grubun ilk albümü Is This It sonraki iki albüme nazaran daha çok sevilse de ben o iki albümü daha çok tutuyorum. Julian Casablancas'ın vokallerinin biraz daha ön plana çıktığı ve hatta kısım kısım rahatsız ettiği, gitarların ise sertleşip post-punk öğeleri bulunduruğu albümler. Room on Fire'ın ilk dört şarkısı efsanedir mesela bence. Ya da şöyle diyeyim, asıl akılda kalan şarkılar bu albümlerde kanımca. Yine de genel kaliteye bakarsak First Impressions Of Earth'ü son sıraya koyarım.

Angles'da ise ne tür ararsak var sanki. Önceki üç albümün on şarkılık bir özeti gibi ama çok daha eğlenceli şarkılarla. Açılıştaki Machu Picchu ve ardından gelen bu albümün "Reptilia"sı Under Cover Of Darkness ayrı ayrı nefisler. Tempo Two Kind of Happiness'la biraz düşse de You're so Right ile grubun apayrı bir yönünü görüyoruz. Şarkıda bâriz bir şekilde geçtiğimiz yıla damga vuran gruplardan These New Puritans tadı var. Çok hoş bir şekilde hem de. Beşinci şarkı Taken For a Fool ise değeri zamanla anlaşılacak şarkılardan biri gibi gözüküyor. Olası bir kliple Under Cover of Darkness etkisi yaratabilir.

Albüm tam yarısında birden bire değişiyor sanki. Biraz daha uysallaşıyor, duygusallaşıyor. Is This It tadı da burada başlıyor bence. Games ve Call Me Back basit ama güzel şarkılar. Gratisfaction ve Metabolism'le tekrardan hafifçe hareketlenilse de kapanış şarkısı olduğu her hâlinden belli olan Life Is Simple In The Moonlight, albümün dört dakika üzerindeki tek şarkısı ünvanını taşımasına rağmen insanı hiçbir şekilde yormadan sonlandırıyor macerayı.

Büyük bir heyecanla seri başlatıp devamını getirmeme huyumu bilenler ve bu yazıyı buraya kadar okuyabilenleri cân-ı gönülden sevdiğimi bilin öncelikle. Yılda iki-üç tane, o da kendi çapında albüm kritiği yaptığım her hâlimden belli olsa gerek. Bu yüzden yukarıda yazılan ne varsa unutup sadece güzel bir albüm dinlemek istiyorsanız hiç düşünmeden albümü indiriniz diyorum. Ya da indirmeyin resmi siteden dinleyip imkanınız varsa da 18 Mart'tan sonra orijinalini satın alın. Böyle güzel müzikler yapılabildiği için bile insanlığın iyi bir şey olduğuna inanıyorum bazen. Ama bazen. Ender. Nâdir. Seyrek. Görüşürüz.

Müzik Video: Radiohead, Bright Eyes, Cut Copy, Moby

22 Şubat 2011 Salı § 0

Radiohead - Lotus Flower

Bright Eyes - Shell Games

Cut Copy – Need You Now

Moby - Be The One

Müzik Video: James Blake, She & Him, The Veils, Crystal Fighters

15 Şubat 2011 Salı § 0

James Blake - The Wilhelm Scream

She & Him - Don't Look Back

The Veils - The Stars Came Out Once The Lights Went Out

Crystal Fighters - At Home

EIMIC - Sleepwalking

15 Ocak 2011 Cumartesi § 0

Müzik Video : Unkle, Mogwai, The Dø

23 Aralık 2010 Perşembe § 0

Unkle - The Runaway (Re-edit)


Mogwai - How to Be a Werewolf


The Dø - Slippery Slope

Animated Albums

19 Aralık 2010 Pazar § 0









TRON: LEGACY - Daft Punk's "Derezzed"

15 Aralık 2010 Çarşamba § 0

Müzik Video : Robyn, Darwin Deez

30 Kasım 2010 Salı § 0

Robyn - Dancehall Queen




Darwin Deez - DNA

Müzik Video : Beady Eye, White Lies

21 Kasım 2010 Pazar § 0

Beady Eye - Bring The Light




White Lies - Bigger Than Us


Müzik Video : Klaxons, Arcade Fire

19 Kasım 2010 Cuma § 0

Klaxons - Twin Flames




Arcade Fire - The Suburbs

Top 3 : She Wants Revenge

30 Eylül 2010 Perşembe § 0

Başlığa bakmayın. En son yazacağım şey, son aylarımı yiyip bitiren iki gruptan birini övüp şu şu şarkılarını dinleyin demek olacak böyle bir kafadayken. İçimden ne geliyorsa, geldiği ilk anıyla yazacağım bu yazıda ve yazım/noktalama hatalarım hariç hiçbir düzeltme yapmayacağım. Olduğu gibi yayınlayacağım.

Bu geceyi hiç uyumadan geçirdiğimden midir, en sevdiğim dizinin o efsane final bölümünü yıllar sonra bir kere daha izlediğimden midir bilmiyorum ama uzun zamandır böyle okkalı bir hüzün kaplamamıştı vücudumu. En kötü hüzün, kendini iyi hissettiğin dönemde çöken hüzündür bence. Hayatımın genel siktiriboktanlığı dışında son zamanlarda beni rahatsız eden bir şey yok. Daha dün, uzun süredir işitmediğim çok değerli sözler duydum çok sevdiğim birinden. Görüntüde iyi şeyler oluyor ya da olacak. Ama bütün bunlar, balkona çıkıp sırtımı balkon demirlerine dayadığımda başımı geriye doğru yatırıp gökyüzünden başka bir şey görmediğim an, tüm güzel şeyleri unutmamama engel olmuyor hiçbir zaman.

Bir anlık ruhen ve fiziken tamamiyle yalnız olduğun anlar, zihnen yaşadığın en zorlayıcı tecrübeler oluyorlar genelde. O kadar hızlı geçiyor ki düşünceler kafandan, son gördüğün şey o ucu bucağı olmayan gökyüzü olsun isteyebiliyor insan. Bir anlığına gözlerini kapattığında ise o anın en kısa zaman dilimini temsil ettiğinden şüpheleniyorsun. Çünkü gözlerini tekrar açtığında içinden sağlam bir parça götürecek kadar uzun bir süre geçmiş gibi hissediyorsun ve bunun sadece bir 'an'da gerçekleşmiş olduğuna inanasın gelmiyor. İstediğin kadar inanma, balkondan mutfağa geçip kendine üçüncü kez haşlama yaptığın çaydan bir bardak koyduğunda sike sike inanıyorsun. Yine mi inanmadın? Elinde çay bardağı, üzerinde birkaç sene evvelki asi zamanlarından kalma rengi solmuş siyah grup tişörtün ve altında apış arası erimiş baksırın varken babanla geleceğin üzerine sıkıcı bir muhabbet yap bakalım. Gözlerin uykusuzluk ve stresli konuşmanın etkisiyle o kadar acımaya başlıyor ki, Tanrının kusursuz olduğuna bile inanacak raddeye geliyorsun. Daha iyi bir örnek bulamadım nedense ve artist bir kıyaslama oldu. Sevmem aslında ulu orta din konuşmayı.

Uzun zamandır "yeni kayıt"ı tıklamadığımı, paragraf yapabilmek için Wordpress'in aksine enter'a iki defa basmak gerekince fark ettim az önce. Bu üzebiliyor beni mesela. Gülmeyin. Nevresimi ilk seferde boyuna açtığım zaman ne kadar mutlu olduğumu görseniz, siz de üzülürsünüz benimle bu küçük şeyler için. Peki ya bu saçma şeylere sevinip üzülmem mi kötü, yoksa kardeşim istediği bölümü kazanınca yeterince sevinmemem veya annem gecenin bir yarısı acıdan kıvranırken diğer herkes kadar üzülmemem mi kötü? Fazla kurcalamadan hayatta bulunduğum 7890. günü klavyede yazarken rakamların art arda gelmesindeki ahenkle mutlu olayım en iyisi.

Sırasıyla These Things, Broken Promises For Broken Hearts ve Out of Control dinleyeceğim bu arada.

Top 3 : City And Colour

27 Mayıs 2010 Perşembe § 0

İlk Top 3'ü Aralık'ta yazmışım ve toplamda 11 tane olmuşlar şu güne dek. Dallas Green'den 12. sırada bahsetmek onu diğerlerinden az seviyorum anlamına gelmiyor elbet, aksine kimseyle paylaşmak istemediğimden kaynaklı sanırım. Kendisine olan sevdamı yakın çevrem fazlasıyla biliyor ve hatta bıkanlar vardır artık eminim. Öyle ki uzun süredir FF ve Facebook avatarımda onun fotoğrafı bulunuyor, Twitter'da da uzun bi' süre aynı kare vardı.

Alexisonfire'da dinledim Dallas'ı ilk olarak. Gruptayken sesine hayran olmaya başlasam da sonradan öğrendim solo bir projeyle uğraştığını ve bunun adının City and Colour olduğunu. Sonrası zaten tamamen kendisine gönlümde en güzelinden apayrı bir yer ayırmamdan oluşan süreç. Dallas'ın city, Green'in colour olduğunu ilk fark ediş anımı hâlâ hatırlarım mesela.

2005 ve 2008 yıllarında yayınladığı Sometimes ve Bring Me Your Love isimli iki stüdyo albümü var Dallas'ın -albümlerden önce çıkarttığı iki tane de EP'si mevcut-. İki albüm arasında bir zamanda tanıştım kendisiyle ve ilk göz ağrısı olduğundan mıdır bilmiyorum ama Sometimes diğer albüme göre çok daha güzel bence. Nasıl bir Top 3 olacağını kestirmek zor şimdiden. Çünkü ben hiç Dallas'dan birkaç sarkı seçip dinlemedim, her seferinde baştan sona tüm şarkılarını dinledim. İşte bu yüzden formatın ismi Top 3 olsa da çoğu zaman yaptığım gibi yine uymayacağım kendi koyduğum kurala ve iki albümün de kendi içerisinde en iyi üçünü seçeceğim.

Sometimes'ın birinciliğini ve genel birinci sırayı dinlediğim ilk şarkısı olan In The Water I am Beautiful'a veriyorum. 3-4 sene önceki dinleyişlerimde nasıl etkiliyorsa hâlâ aynı etkiyi bırakıyor bu şarkı bende. Nedir olayı, inanın hiç çözemedim. Kaldı ki çok fazla dinlenen şarkılarından değil bildiğim kadarıyla. Şimdi çetin savaş bir başlıyor işte. Diğer albümün üç şarkısı aklımda ama bu albümde diğer iki sıra için seçenek çok fazla. Hangisini seçsem pişman olmam gerçi, bundan eminim. Like Knives, Sometimes(I Wish), Casey's Song, Save Your Scissors, Hello I'm In Delaware, Comin' Home şeklinde altıya indirdikten sonra Save Your Scissors'a ikinci sırayı veriyorum ve son sırayı saydığım diğer şarkılara eşit şekilde paylaştırıyorum.


Gelelim Bring Me Your Love'a. Yine ilginç olabilecek bir seçimle ilk sıra için Sensible Heart'ı seçiyorum bu albümde. İkinci sırayı genelin favori şarkılarından biri The Girl'e, son sırayı ise The Death of Me'ye bırakıyorum. Bu albümün falsosu ise Sleeping Sickness. Favorilerim arasında değil bu şarkı kesinlikle ancak bazen tam 'o kafa'dayken yakalıyor ve fena yapıyor adamı.

Yine çaktırmadan, usul usul 11 şarkı saymışım. Gönül istiyor ki çok daha egzotik bir biçimde anlatayım City and Colour sevgimi. Ne bileyim, profesyonel albüm/grup yorumcuları gibi işte ama bu adamı çok seven basit bir dinleyiciyim sadece. Diğer yazılarda en azından bir şarkıyı sözleri için almışımdır hep, fakat bu durum Dallas'da yok. Çünkü çoğu şarkısında klasik "Beni anlatıyor bu adam" triplerine girecek kadar kendimden sözler buluyorum. Son olarak "2010'un bitimine doğru bir albüm yapsan ne güzel olur be Dallas'cım" diyor ve bitiriyorum.

Top 3 : Arctic Monkeys

29 Mart 2010 Pazartesi § 1

Photobucket
Neredeyse on gündür buraya uğramamamın nedeni çok şahsi olaylar. Yok yahu, baştan vereyim gizemi de unutturayım yokluğumu dedim. Hemen özetleyeyim; bu haftanın 3-4 gününde evde değildim, diğer günlerinde de evde ya oyun oynadım ya dizi seyrettim. Bu yani özel sebebim.

Aslında bu Top 3'ü biricik arkadaşım Şeyma'ya yaptırasım vardı. Kendisi gördüğüm en büyük Alex Turner/Arctic Monkeys severi olduğu için ben hiç karışmayayım olaya diyordum ama şimdi ona üç şarkı söyle desem, söyleyemez. Hayır on tane desem, onu da yapamaz biliyorum. En azından 15-20 şarkı söyler, kırıcı konuşurum kendisine. Olmaz yani. Yine de yorum olarak bırakır favorilerini.

Hoş, benim de geri kalır yanım yok Arctic Monkeys'i üç şarkıya indirme hususunda. Çünkü ortada tarifsiz biri, Alex Turner var. Üç albümlük Arctic Monkeys, bir albümlük The Last Shadow Puppets kariyerinde adamın bir tane mi kötü şarkısı mı olmaz, bir tane mi kötü vokâli mi olmaz arkadaşım. Hayran olmamak elde değil adama. Adam dediğimiz de 1986 doğumlu ve grup ilk albümünü yayınladığında sadece 20 yaşındaydı. Gruptaki diğer üç elemanın ikisi 21, biri 20 yaşındaydı. Onlar da "az hırlı değil" annemin deyimiyle.

Radiohead yazısında yaptığım hinliğin bir benzerini burada yapacaktım aslında. Her albümden üçer şarkı seçme gibi bir şeydi bu ancak sonra vazgeçtim. Yine de âdil bir dövüş olsun diyerek üç albümden üç şarkı seçeceğim. Kısacası yine çıkamadım için işinden. Allah belamı versin, ayak yapıyorum bi' de size.

Whatever People Say I Am, That's What I'm Not benim için 2000li yılların en müthiş albümlerinden biridir. Her şarkısı ayrı gerçekten. I Bet You Look Good On The Dancefloor gibi bir şarkı var ki ortada, ne desek boş. Dancing Shoes da aynı şekilde. Belki de kimsenin favori olarak seçmeyeceği A Certain Romance diyorum ama ben. Çözemediğim bir şekilde çekiyor o şarkı beni kendisine.

Favourite Worst Nightmare albümünü genel olarak vasat bulsam da Fluorescent Adolescent'ı bulundurmasından ötürü bile ayrı bir paha biçebiliriz albüme. Seçimim bu şarkı kesinlikle. Ayrıca Şeyma olsa bu albümden bir de This House Is A Circus'ı da seçerdi kesin. Ben de severim, güzel şarkıdır.

Geçen senenin en iyi albümlerinden biri olan Humbug, Arctic Monkeys'in ilk iki albümünden biraz daha farklı diyebiliriz. Buna rağmen ilk dinleyişte dâhi My Propeller ile Crying Lightning'i ayrı bir yere koyuyorsunuz. Benim seçimim ise Crying Lightning. Gizli favorim ise Cornerstone.

Tekrar eski tempoya döner blog sanırım önümüzdeki günlerde. Hatta geceye yetiştirebilirsem yeni bir seri ile geliyorum. Yarısını yazdım, biraz uzun olacak ancak ben keyif alacağım gibi o serinin yazılarından. Dur bakalım.

Selametle.

Top 3 : Jason Mraz

10 Mart 2010 Çarşamba § 1

Daha yazıya başlamadan üç şarkıya da karar verdiğim ilk Top 3 bu olacak gibi hissetmekteyim. Ama sadece üç şarkıdan bahsedip geçmeyeceğimden de eminim. Çünkü burada söz konusu olan Jason Mraz.

Eğer bir sesi "tatlı" olarak nitelendireceksek, bu ses kesinlikle Jason Mraz'ın sesi olmalı. Fötr şapkalarına kurban olduğumuzun gerçekten yumuşacık bir sesi var. Dinlediğiniz her şarkısında sizi kendisine hayran bırakırken oturduğunuz yerden bile size ufak ufak dans ettirecek kadar neşeye sahip bir ses.

33 yaşındaki Mraz'ın birbirinden nefis 3 adet stüdyo albümü bulunmakta. Biri biraz daha az leziz ama, ona geleceğiz birazdan. Bu albümlerin arasında 3 sene bulunmasından yola çıkarsak yeni bir albümü büyük ihtimalle 2011'de dinleyebileceğiz. Genelde sabırsızlanmam ben birçok sanatçı ve grubun bir an önce albüm yapması konusunda ama Jason Mraz elini çabuk tutmasını istediklerimin başında geliyor. Yetmiyor bana bu şarkılar Mrazım! Maralım der gibi oldu bu da.

Diğer şarkılarına oranla kat kat daha fazla bilinen I'm Yours benim zirvemde değil maalesef. Ben ilk sıramı You And I Both'a veriyorum, hem de büyük bir zevle. Sözleri, ritmi her şeyiyle mükemmel bir parça. İşte şimdi I'm Yours'u söyleyebilirim.

Son şarkı olarak Lucky'yi seçiyorum, Colbie Caillat'ın kendisine eşlik ettiği versiyonu. Ama demek değil ki bu şarkı gözümde 3. sırada. I'm Yours kadar, hatta duruma göre ondan da fazla seviyorum Lucky'yi. Yine sözleri nefis bir üç dakika kendisi.

Bunlar dışında The Remedy (I Won't Worry), Make It Mine ve Butterfly'ı da kesinlikle dinlemenizi öneririm.

Bir dahaki Top 3'e kadar beni bu süre boyunca etkisi altına alacak bir grup çıkmazsa aklımdaki ilk isim Arctic Monkeys. John Mayer, Morcheeba, Maroon 5 ve The Kooks serinin devamında sırası mutlaka gelecekler arasında. Ayrıca uzun zamandır yeni çıkan albümlerden indirmiyordum. Çok kısa süre içerisinde Amy MacDonald, Vampire Weekend ve Gorillaz'ın yeni albümlerini içeren bir şeyler karalayasım var ama albümleri biraz daha sindirmem gerekiyor.

Top 3 : Radiohead

23 Şubat 2010 Salı § 2

Böyle bir hataya düşeceğimi ben de tahmin etmiyordum arkadaşlar. Yani siz "nasıl indirebilirsin Radiohead'i üç şarkıya lan, nasıl yaparsın?" demeden ben kendime pek çok defa söyledim bunu, gelmeyin üzerime lütfen.

Sevgili Yekta Kopan'ın blogunda harika bir dille anlattığı Radiohead Prag Konseri yazısını okuyunca dayanamadım; önce en sevdiğim Radiohead şarkılarını dinledim gün boyu, ardından da bir şeyler yazmalıyım dedim kendi çapımda.

Yine bu tarz bir hata yapmamayı umduğum Beatles ve Morrissey var. Ancak hiç belli olmaz sağım solum, özellikle her an bir Morrissey Top 3 gelebilir zira bu aralar hunharca Morrissey dinlemekteyim. Gerçi sanmıyorum Beatles'a bunu yapabileceğimi, yapmamalıyım yani.

Küfreder gibi grubu tanıtmaya vs. gerek yok hiç, direk listeme geçiyorum.

İlk sırayı bir an bile beklemeden No Surprises'a veririm ben. Hatta öyle ki yabancı müzik dinlemeye başladığım zamanlardan beri ayrı yeri olan şarkılardan biridir kendi nazarımda. Eşsiz gerçekten, tarifsiz bir yapıt. Thom Yorke'un belki de en yalın vokallerinden biri bu şarkıda ama ona rağmen mükemmel bir şey çıkarabiliyor ortaya bu adam.

Yazıyı buraya kadar yazıp bırakmışım ayın 20'sinde. Üç gündür uğramadım bile bloggera ne başka bir yazı için ne de bu yazının devamı için. Çıkamadım işin içinden. All I Need'ler, 15 Step'ler, Let Down'lar, Everything In It's Right Place'ler, Reckoner'lar, Bodysnatchers'lar kafamın içerisinde dönüp durdu sürekli bu süre içinde.

Şöyle toparlayayım; onca sene sonra bile In Rainbows gibi bir albümü yaptıkları için ne desek az aslında kendilerine. Bu albümden tam 10 sene önce de OK Computer'ı yapmışlardı ve bu iki albüm zirvedir benim için. Bir de Kid A ekledik mi, tamamdır. Alın size Top 3. İnanın başka türlü kıvıramazdım bu olayı. Böylesi daha çok sindi içime. Hınzırlıkta sınır tanımam ayrıca görüldüğü üzere.

Creep, Paranoid Android ve Karma Police üçlüsünden de bahsetmek lazım. Radiohead'i 90lar'da bizlere tanıtıp sevdiren şarkıların başlarında geliyorlar. Gerçi benim tanımam 2000ler'in hemen başlarına denk geliyor ama olsun o kadar, 'fakirdik biz, küçüktüm ve bilgisayarım yoktu benim'.

Böylelikle büyük bir yükün üstesinden zor da olsa geldiğime inanıyorum. Top 3 serimiz devam edecektir efendim.

Selametle.

Top 3 : Jeff Buckley

11 Şubat 2010 Perşembe § 0

Merhabalar, güzel insanlar.

Tüylerim diken diken ve biraz da rahatsız başlıyorum işbu yazıya. Son zamanlarda pek ağrılı sancılı günler geçirsem de sürekli arkadaşlarla olmak iyi geldi sanki. Mesela dün ve ondan önceki gün, uzun zaman sonra gece 12 olmadan attım kendimi yatağa bel ağrısından. Yine bu zamanlarda Jeff abim vardı beni yalnız bırakmayan. Hoş, onu dinlemek beni iyileştiriyor mu yoksa daha mı kötü yapıyor henüz çözebilmiş değilim.

Efendim, Jeff Buckley ile ilgili bir şeyler yazmaya gerek yok. Her seveni, dinleyeni gibi ben de genç yaşında çekip gittiği için fazlasıyla kızgınım kendisine. Elbet bir o kadar da üzgün. En azından biz onu dinlemeyi bir ömür sürdürerek görevimizi yerine getirelim deyip başlıyorum sıralamaya.

İlk sırayı Lover, You Should've Come Over'a veriyorum tereddütsüz. 6:43 dakika boyunca sizi ordan oraya vuran bir şarkı kendisi. Sözler, eşsiz. Müzik zaten tarifsiz. Peki ya şarkının sonlarına doğru iyice coşan Jeff'in sesi? Mükemmelden öte. Uzun şarkı sevmeyen beni bile repeat manyağı yaptırıyor.

Grace, çok daha hareketli ritme sahip nefis bir diğer şarkımız. Aynı zamanda 1994'teki albümün ismine sahip. Bu şarkıyı Jeff Buckley değil de başka birisi söylese eminim bu kadar etkilemezdi beni. İnanılmaz vokal gücü olduğu ortada Jeff'in ancak Grace'de çok daha ortaya çıkıyor kanımca ve dolayısıyla şarkıyı apayrı bir boyuta taşıyor böylece.

Son sıra Forget Her'ün. Normal şartlar altında Everybody Here Wants You alacaktı muhtemelen bu sırayı ama günün anlam ve önemi dolayısıyla Forget Her ilk üçümüze çok sağlam bir kapak atmış bulunmakta ve uzun süreler de burada olacak gibi.

Tabii bahsetmeden olmaz, bir de Hallelujah gibi bir parça mevcut. Jeff Buckley'in muhteşem sesiyle dinliyor olsak da birçoğumuz, bence bu şarkıyı Leonard Cohen ile anmak çok daha hoş oluyor.

Top 3 : Regina Spektor

27 Ocak 2010 Çarşamba § 0

Gül yüzlü, billur sesli hanım kızımız Regina'ya el atmazsak olmazdı.

Regina Spektor, Us ve Hero şarkılarıyla (500)Days of Summer filminde boy göstererek iyice ortam yapmıştı hatırlayacağımız üzere. Öte yanda, 2001 yılında başlayan bir müzik hayatı ve sonuncusu 2009'da çıkmış toplamda 5 adet stüdyo albümü bulunmakta kendisinin. İyice ünlenmeye başlaması ise 2004 albümü Soviet Kitsch ve albümden Us parçası ile başladı diyebiliriz. Özeti, budur ablamızın.

Efendim, ben her zaman olduğu gibi yine 3'e indiremedim sayıyı. Neyse başlayalım bakalım, gelir gerisi elbet.

İlk olarak Samson diyorum ben. Bi' kere çok etkili sözleri var. Fazlasıyla romeo bir örnek olacak ama "you are my sweatest downfall" gibi bir cümle ile başlıyor şarkımız ki, amman aman diyorum. Hele bir de o kafalardaysanız sağlam dağıtıyor sizi.

İkinci sırayı birçoklarımıza göre 1.liği fazlasıyla hak eden Fidelity alıyor. Sırf benim Samson sevdam yüzünden kafada yer almıyor açıkçası diyebiliriz. Hayatımda dinlediğim en güzel ritmli şarkılar arasında ilk 10'dadır kesinlikle. Regina Spektor severler için de vazgeçilmezler arasındadır.

Son olarak da Us deyip kurtulayım ancak birkaç şarkı daha ekleyeceğim sona mutlaka dinlenmesi gerektiğini düşündüğüm.

O birkaç şarkının başında Regina'nın bazı kısımları Fransızca söylediği Apres Moi geliyor. Sonrasında, her ne kadar ayağa düşse de Hero gerçekten harika bir şarkı, dinlemeden geçilmemeli. On The Radio da yine en eğlenceli şarkılarından biri Regina Spektor'ın. Ve son bir şarkı, o da The Calculation. Calculation da yine eğlenceli kategorisine dâhil olan parçalarımızdan.

Güzel ve dolu bir liste oldu doğrusu ama değer Regina'ya. Dinlettirdiğim herkesi büyüleyen, zaten dinlemekte olan herkesin kendisini fazlasıyla sevdiği bir hatun kendisi. Benim de "gözüm kapalı evleneceğim kadınlar" listemin başlarında. E daha ne olsun.

İyi dinlemeler.